Ordu Nedir ? Ne Demek ?

Ordu Kelime Anlamı Nedir ?

1-)Çok sayıda insan, kalabalık.


2-)Amaç, nitelik vb. yönlerden benzeyen insanların bütünü.


3-)Bir devletin silahlı kuvvetlerinin tümü
Örnek:Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi / Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi. Y. K. Beyatlı


4-)Bu topluluğun başlıca bölümlerinden her biri
Örnek:Dördüncü Ordu Karargâhına gidiş, artık bir mabede çıkılıyor gibi, baş döndürür. F. R. Atay


5-)ORDU



Bir toplumun devlet olabilmesini sağlayan, onu içi ve dış düşmanlara karşı koruyan, belirli bir disiplin içerisinde hareket eden silahlı güçlerin tamamı. Orduların varlığı, savaş gerçeğine dayanır. Bir fikri, bir ideali gerçekleştirmek için ona karşı duran kuvvetlerin yok edilmesi, tesirsiz hale getirilmesi zorunlu bir durumdur. Ayrıca kurulan düzenin ayakta kalabilmesi, kendini savunabilecek bir ordunun varlığıyla yakından ilgilidir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, ordu kavramının varlığı tarih öncesi devirlere kadar uzanır. Ordular değişik devirlerde, o devrin ihtiyaç ve teknik imkânlarına göre birbirinden farklılıklar arzetmektedir.

İslâmda ordu kavramı, diğer inanç ve ideolojilerin farklı bir konuma sahiptir. İslâm ordusu, müslümanlara düşmanlık eden, onları yeryüzünden söküp atmak için savaşan müşrik güçlere karşı İslâmı savunmak ve tebliğin önündeki engelleri kaldırmak için oluşturulmuş kuvvetlerdir. Ordu, Allah Teâlânın va'zetmiş olduğu cihat farizasını yerine getiren, İslâm Devletinin kurumlarından birisidir. Allah Teâlâ, Kuran-ı Kerimde iman edenlere şöyle hitab etmektedir:

Hoşunuza gitmese de, düşmanla savaşmak üzerinize farz kılındı” (el-Bakara, 2/216); Ey Müminler! Müşrikler sizinle nasıl topluca savaşıyorlarsa, siz de onlarla topluca savaşın” (et-Tevbe, 9/36); Fitne ortadan kalkıp, din yalnız Allahın oluncaya kadar onlarla savaşın” (el-Bakara, 2/193) Resulullah (s.a.s) de; Cihad kıyamete kadar sürecek bir farzıdr” (Ebû Dâvûd), Cihâd, 33) buyurmaktadır.

İslâmda ordunun tesis edilmesi süreci, Hicretle birlikte başlamaktadır. Mekke dönemi, İslâm akîdesinin kalplere yerleştirilmesi dönemidir. Bunun içindir ki, Allah Teâlâ, Mekke döneminde iman edenlerin geleceklerini gözeterek kıtali (savaşı) yasaklamıştı. Medineye hicretle birlikte, Allah Teâlâ bu yasağı kaldırarak, İslâma ve onun devletine karşı düşmanca davranışlarda bulunanlarla savaşmaya izin vermiştir. İlk önceleri Mekke müşriklerine ait kervanların yolunu kesmek için küçük birlikler (seriyyeler) halinde başlatılan askerî harekâtlar, peşinden Bedir, Uhud ve Hendek savaşında bir ordu mahiyetini almaya başlamıştır. Ancak Resulullah (s.a.s)in zamanında devamlı ve düzenli bir ordunun varlığından söz etmek mümkün değildir. Bir savaş durumu ortaya çıktığında her gücü yeten müslüman kimsenin, savaşmak için yapılan çağrıya karşılık vermesi imâni bir sorumluluktur. Resulullah (s.a.s), her sefere çıkmaya veya başka bir komutanın sorumluluğunda düşman üzerine asker göndermeye karar verdiği zaman bunu ilân eder ve zaten silah kullanma konusunda deneyimli olan müslümanlar, gönüllü olarak teşkil edilen orduya katılırlardı. Adları kötülüklere kaydedilen gönüllüler, belirlenen günde şehir dışında bir yerde toplanır, ordu Resulullah (s.a.s) tarafından teftiş edilir, durumu savaşa elverişli olmayanlar geri bırakılırdı. (M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, İstanbul 1980, II, 1053)

Askerî sefere çıkan orduya Resulullah (s.a.s) katılırsa doğal olarak ordu komutanı o idi. Ve orduyu sevk ve idare edecek diğer komutanları bizzat tayin ederdi.

Hicâz bölgesindeki Araplar, İslâm öncesinde bir devlete sahip olmadıkları ve bölgeyi istilâcı kuvvetlere karşı savunma zorunluluğu ile yüz yüze gelmedikleri için, ne bir düzenli ordu ve ne de böyle bir orduyu meydana getirmek için gerekli olan bilgi birikimine sahip değillerdi. İslâm öncesi, kabileler arasında meydana gelen savaşlar genellikle hücum ve geri çekilme şeklinde basit bir taktik çerçevesinde cereyan ediyordu. Öte taraftan, Mekkelilerin, tek yaşam kaynakları olan ticaret kervanlarını korumak için silahlı müfrezeler meydana getirdikleri bilinmektedir. Ancak bu müfrezeler, sadece kervanların güvenliğini sağlamak gayesine yönelikti. Bununla birlikte Araplar, silah kullanma konusunda beceri kazanmak için kişisel olarak eğitim yaparlardı. Bilhassa ok atmak hususunda mâhirdiler.

Yapılan savaşlarda Resulullah (s.a.s), savaşçıları namazdaki gibi saf şekline sokuyor, Müslümanlar, savaşmak için düşman üzerine safları bozmadan yürüyordu. Uhud savaşında ise savaş meydanının stratejik konumuna göre Resulullah (s.a.s)'in okçuları farklı bir şekilde meydana hakim bir yamaca yerleştirdiği bilinmektedir. Ordu, bir emir komuta zincirine tâbi olarak savaşı sürdürürdü. Baş komutanla diğer komuta kademeleri arasında irtibat sağlayan ve yeni taktikleri komutanlara ileten "vâzi" adında görevliler bulunmaktaydı. Ancak düzenli bir ordunun sürekli silah altında bulunması söz konusu olmadığı için savaş bitiminde görevler de sona ererdi.

İslâm orduları bir ordu geleneğine sahip tecrübeli Bizans ve İran güçleriyle karşılaştıkları zaman, bu muntazam ordularla savaşabilmek için yeni taktikler geliştirdiler. Ancak belirtmek gerekir ki, Bizans ve İran'a karşı yapılan savaşlarda başarıya ulaşmanın sebebi, titizlikle uygulanan savaş planının yanında müslüman askerlerin şehadeti arzulayarak göstermiş oldukları eşsiz kahramanlıklardır.

İslam Devleti'nin kurumlaşması yolunda büyük bir gayret içerisinde olan Hz. Ömer (r.a), orduyu da şartların gerektirdiği şekilde bir düzenlemeye tâbi tutmak için çalışmalar başlattı. İslâm ordusu, kurulan "Divan el-Cund" (ordu divanı) bünyesinde teşkilatlandırıldı. Sürekli cephelerde bulunan ordu mensuplarının, isimleri, vasıfları ve görevleri tespit edilerek kayda geçirildi. Ayrıca, askerlik görevi yapan kimselerin geçimlerini temin edecek şekilde maaş almaları sağlandı. Hz. Ömer (r.a), Suriye, İran ve Mısır bölgelerinde fethedilen yerlerin düşmanlardan korunabilmesi ve yeni fetih hareketleri için orduların merkeze dönmeyip, bu bölgelerde kalmalarını sağlayacak ordugah şehirler tesis etmişti. Ancak, buralara yerleşen askerler ziraatla uğraşmaya ve bir zaman sonra zenginleşerek askerlikten ayrılmaya başladılar. Hz. Ömer (r.a), cihat ruhunun canlı tutulmasını sağlayabilmek için orduya yeni bir şekil vermek durumunda kalmıştı.

Hz. Ömer (r.a)'in başlatmış olduğu orduyu teşkilatlandırma hareketi Emeviler döneminde tamamlanmaya çalışıldı. Hayber'in fethinden beri varolan tabya usulü (Siretül-Halebiye, Beyrut (t.y), III, 33) Hz. Ömer zamanında daha da geliştirildi. Buna göre ordu, Mukaddime (öncü) Sakatü'l-Ceyş (Ardcı), Meymene (sağ kanat), Meysere (sol kanat) şeklinde taksim edildi. Baş komutan Kalbul-Ceyş'de yer alır ve orduya bu merkezî cepheden komuta ederdi.

Emeviler döneminde hızlı fetih hareketleri yaşandı. Ancak, Emevilerin kötü uygulamaları ve müslümanlar arasındaki kanlı savaşlar, İslâm'ın askerî gücünün zayıflamasına ve insanların savaşma isteklerinin yok olma noktasına gelmesine sebep oldu. Bu durum, Emevilerden Abdülmelik b. Mervan'ın mecburî askerlik sistemini getirmesine yol açtı. Emevilerde ordu, devletin genel siyaseti olan Araplık düşüncesi çerçevesinde sadece Arap asıllılardan meydana getirilmişti. Daha sonra "mevâli" de orduya alınmaya başlandı. Ancak Arap askerlerle birlikte aynı saflarda savaştıkları halde almış oldukları maaşlar onlardan çok düşüktü. Emeviler'in Arap olmayan müslüman unsura göstermiş olduğu olumsuz muameleler, Abbasî ihtilalinin (132/750) başarıya ulaşmasına büyük katkı sağlamıştır. Bilindiği gibi bu ihtilâl Horasanlıların oluşturduğu ordunun başarılı mücadelesi sonucu gerçekleşebilmişti. Abbasîler döneminde en fazla itibar gören, Halifenin özel muhafız birlikleriydi. Araplardan oluşan bu birlikler, Mu'tasım zamanında, önce müslüman İranlılar, sonra da Türklerden teşekkül ettirildi. Mu'tasım, Bizans cephesinde savaşmak için, ata binme ve ok atmada maharetli olan Türklerden dört bin kişilik bir özel ordu meydana getirdi. Ancak Mu'tasım'dan sonra Türklerden oluşan bu silahlı güçler Abbasî halifelerine itaat etmemeye ve bağımsız davranışlar göstermeye başladılar (İsmet Kayaoğlu, İslâm Kurumları, Ankara 1985, 49-50).

Abbasî ordusu, "Divanül-Ceyş" adındaki askerî daireden idare edilmekteydi. Bu dairenin merkezi başkent Bağdad'ta idi ve eyaletlerde şubeleri bulunmaktaydı. Ordunun en yüksek derecede sorumlusu vezirdi. Abbasî ordusunun, çağın bütün teknik donanımlarına sahip olduğu bilinmektedir (Mustafa Terzi, "Abbasî Ordusunun Merkezî İdaresi ve Sınıfları" Belleten, CLII, s. 205, s. 1537-1538).

Donanma

Araplar çöl hayatı yaşıyorlardı ve denizlerle ticarî veya askerî anlamda bir irtibatları bulunmamaktaydı. Dolayısıyla, İslâm'ın ortaya çıktığı dönemde Araplar, gemicilik ve deniz seferleri hakkında bilgi sahibi değillerdi. Hz. Osman'ın hilâfetine kadar, düşmanla, bilhassa Bizanslılarla denizlerde de savaşabilmek için bir donanma tesis edilmesi düşünülmemiştir. Hz. Ömer (r.a)'in halifeliği sırasında Suriye valisi Muaviye ona müracaat etmiş ve Suriye sahillerinde tersaneler kurarak savaş gemileri yapmak için izin istemişti. Muhtemelen böyle bir teşebbüs için vaktin henüz erken olduğu ve deniz savaşları için gereken şartların oluşmadığı düşüncesiyle bu teklif Hz. Ömer tarafından kabul edilmemişti. O, deniz hakkında hiç bir tecrübesi bulunmayan müslümanların hayatlarının tehlikeye atılmasına razı olamayacağını bildirmişti (Hasan İbrahim Hasan, İslâm Tarihi, Terc. İsmail Yiğit, İstanbul 1985, II, 191-192). Nitekim İslâm tarihinde ilk deniz seferine çıkan kimse kabul edilen Alâ b. Hadremî, Faris bölgesinde savaşmak için orduyu buraya deniz yoluyla naklettiği için Hz. Ömer tarafından görevinden azledilmişti (bk. aynı yer).

Hz. Osman (r.a) halife olunca, Muaviye ona müracaat etmiş, Hz. Osman da, kimsenin deniz savaşlarına katılmak için zorlanmaması şartıyla buna izin vermişti. Muaviye bir filo oluşturdu ve bu filoyu Abdullah b. Kays'ın emrine verdi. .Suriye bölgesinde bulunan gayr-ı müslimlerden istifade eden müslümanlar kısa zamanda, Bizans'la denizlerde de savaşabilecek ve zaferler kazanabilecek duruma geldiler. Muaviye'nin yönetimi devralmasıyla birlikte bu konudaki faaliyetler hızlandırıldı. O, Bizanslıların İslâm topraklarına giriştikleri saldırıları önlemek ve onların denizlerdeki gücünü kırmak için, gemi sayısı binyediyüze ulaşan bir donanma hazırladı ve yaz-kış sürekli olarak Bizans sahillerine saldırılar düzenledi. İslâm donanması, Muaviye zamanında ve Emeviler'in daha sonraki dönemlerinde İstanbul'a ciddi şekilde muhasaralarda bulunmuşlardır. Deniz harbi konusunda malumat kazanan müslümanlar, bu sahadaki bilgilerini ilk önce Bizanslılardan öğrenmişlerse de, daha sonraları Avrupa, denizcilik sanatı hakkında müslümanlardan çok şey öğrendi. Bugün dahi kullanılan denizcilikle alakalı bazı teknik kavramların Arapça asıllarını korumuş olmaları bu durumu açıkça ortaya koymaktadır (H.İ. Hasan, a.g.e., II, 193).

Savaş gemileri, "kâid" veya "mukaddem" adlarındaki komutanların idaresinde bulunur ve donanmanın tamamına emiru'l-ma (amiral) veya emiru'l-bahr komuta ederdi (İ.Kayaoğlu, a.g.e., 61).

Silâhlar

Resulullah (s.a.s)'in zamanındaki savaşlarda kullanılan silahlar, kılıç, kalkan, ok ve yay, mızrak ve kargı, mancınık, zırh, miğfer, debbabe, dabür ve arrade'den ibaretti.

Savaşlarda piyâdeler kalkan, kılıç ve mızrak; süvariler ise, kılıç, kalkan, yay ve oklarla savaşırlardı. Bu silâhtarın büyük bir yekûnu bizzat Araplar tarafından imal ediliyordu. Bu bir zorunluluktu. Çünkü, Bizans Devleti Araplar'a silah satışını yasaklamıştı. Medine'de üretilen oklar meşhurdu.

Kılıç imalâtı yapılmakla birlikte Suriye menşeli "Meşrefi" ve Hind menşeli "Muhammed" markalı kılıçlar tercih edilmekteydi

Mancınık, Tâif kuşatması sırasında Resulullah (s.a.s) tarafından kullanılan silâhlar arasındadır. Bu aletle düşman üzerine taş atılmaktaydı. Debbabe, aynı kuşatmada kullanılan silâhlardan olup, tahtadan kapalı bir şekilde yapılır ve savaşçılar onun içine girerek, düşmanın attığı ok vb. şeylerden korunarak kale duvarları dibine kadar ilerlerler ve kaleye tırmanırlardı. Dabür ise, debbabeye benzeyen, üzeri deri ile kaplanmış bir silahtı. Bunun içine giren muharipler, surlara yaklaşarak onun içinde oldukları halde savaşırlardı. Arrade ise, mancınıkla aynı işi yapmakla birlikte, hareket kabiliyetine sahip, zırhlı bir aletti (M. Hamidullah, Hz. Peygamber'in Savaşları, Çev. Salih Tuğ, İstanbul 1972, 202-203 ; H. İ. Hasan, a. g. e. , I I, 187).

Sonraki devirlerde, bunlara ek olarak başka silahlar da kullanılmıştır: Bir kaç kişi tarafından kullanılabilen büyük oklar atan "Kavsu's-Ziyar" denilen silah, kale kapılarını kırmak için kullanılan kebş (koç başı), yine kuşatmada kullanılan ve düşman üzerine neft (tutuşturulmuş petrol) atan silah ki bunları kullanan özel askeri kıtalar (neffât) bulunmaktaydı (İ.Kayaoğlu, a.g.e., 54).

Barutun müslümanlar tarafından kullanılmaya başlanması, mîladî 1118 yıllarına rastlar. Müslümanların bu tarihte Sicilya'nın Sırakuza şehrini kuşattıkları zaman ateşli silahlar kullandıkları rivayet edilmektedir (Kayaoğlu, a.g.e., 55). Ateşli silahlar, gelişen savaş teknolojisi içerisinde gittikçe ehemmiyet kazanmış, taş atan mancınıkların yerine top, ok ve yayın yerine de tüfek kullanılmaya başlanmıştır.

At, modern asra kadar orduların temel unsurlarından biri olmaya devam etmiştir. Ayrıca, savaş malzemesi taşımak için develer elverişli hayvanlardı. Fil ise, bir savaş aracı olarak kullanılmaktaydı. İranlılar'ın ordularında fillerin önemli bir yeri vardı. Sonraki dönemlerde bu hayvan, müslümanlar tarafından savaşlarda kullanılmıştır. Örneğin Gazneli Mahmud (998-1030)'un ordusunda fillerin de bulunduğu bilinmektedir (Erdoğan Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, Ankara 1989, 15).

İstihbarat (Casusluk):

Hicretle birlikte kurulan İslâm Devletinin kendisini yok etmeye uğraşan müşrik güçlere karşı başarılı bir mücadele vererek kısa zamanda Arap Yarımadasının nerdeyse tamamını hakimiyeti altına almasını sağlayan etkenlerden birisi de hiç şüphesiz haber alma ve karşı casusluk işinin göz ardı edilmeyerek düşmana ait gerekli bilgilerin zamanında elde edilmesidir. Resulullah (s.a.s)ı suikast düzenleyerek ortadan kaldırmak isteyen Mekkelilerin, planlarında başarısız oluşu ve Resulullah (s.a.s)in bir zarar görmeden Medineye ulaşması olayında, onun gizlilik içerisinde yürüttüğü haber almanın payı büyüktür (M. Hamidullah, age, 173-176)

Hicretten sonra Mekke kervanlarına karşı düzenlenen seriyyeler, Mekkeden bu kervanların hareketlerine dair ulaşan bilgiler çerçevesinde yola çıkarılıyorlardı. Yine Bedir Savaşı, kesintisiz sürdürülen istihbarat çalışmalarının sonucunda meydana gelmişti. Resulullah, Mekkeden hareket eden büyük bir kervanın Suriyeye doğru yöneldiğini öğrendiği zaman, ordusunun başında Zul-Uşeyreye kadar gitmiş, ancak kervanı yakalayamamıştı. Resulullah (s.a.s), bu kervanı dönüşte vurmak için iki casustan (Talha b. Ubeydullah ve Said b. Zeyd) Suriyeye kadar kervanı takip ederek, gerekli bilgileri kendisine ulaştırmalarını istemişti. Diğer taraftan, Resulullah (s.a.s) başka kaynaklardan aldığı bilgilerle kervanın dönüşünü bu iki kişinin Medineye bilgi ulaştırmalarından önce öğrenmişti. O, bu kervana karşı hareket geçtiği zaman yine iki casusunu kervanın nerede olduğunu araştırmak için göndermiştir. Resulullah (s.a.s) Bedire varıncaya kadar, istihbarat konusunda gereken titizliği göstermeye devam etmiştir (M. Hamidullah, age, 176. vd) onun giriştiği bütün askerî seferlerde başarıyla yürüttüğü casusluk faaliyetleri, kaynaklarda teferruatlı bir şekilde olayların anlatımı esnasında zikredilmektedir. O, bazen askerî önemi olan haberlerin sızmasını önlemek için bütün yolları kapatırdı. Aynı şekilde düşmanı yanıltmak ve bölmek için de karşı casusluk faaliyetlerine giriştiği görülmektedir. Hendek Savaşı esnasında başvurduğu bu yöntem Mekkeli müşriklerin, Yahudiler ve Gatafalılarla olan ittifaklarının bozulması ve böylece savaşı kaybetmeleri neticesini doğurmuştur. Bu iş için görevlendirdiği kimse henüz müslüman olmuş fakat bu durumu kimse tarafından bilinmeyen Eşca kabilesinin başkanı Nuaym b. Mesuddu (bk. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 269-270).

Bayrak ve sancaklar

Cahiliye döneminde Mekke Şehir devletinde bulunan görevlerden birisi de bayraktarlık (liva)dır. Bunun yanında bir de sancaktarlık (Râye) görevi bulunmaktaydı. Bu vazifeler İslâmdan sonra da devam etmiştir. Râye görevi Umeyyeoğullarının elindeydi ki bunun diğer bir adı da "el-Ukabb”dır. Livâ, görevi ise, abdud-Dareoğullarının elinde bulunmaktaydı.

Resulullah (s.a.s) bu görevlerin varlığına dokunmamıştır. Gayrı meşru ilan ettiği Mekke yönetimine karşı yapılan savaşlarda bayraktar olarak Abdud-dara mensup olan Musab b. Umeyri görevlendirdiği bilinmektedir. Bu kimse Bedir ve Uhud savaşlarında müslümanların livasını taşımıştır. Müşrikler tarafından ise livâyı yine Abdud-Dara mensup kişiler taşıyordu.

Hicret'ten sonra müslümanların giriştikleri askeri seferlerde livalar orduya ait alâmetler olarak sürekli kullanılmıştır. Livalar genellikle beyaz renkteydi. Bazan da siyah renk kullanılmıştır. Resulullah (s.a.s) zamanında Hayber seferine kadar sadece livalar kullanılmıştı. İlk defa bu savaş esnasında, râyelerin (sancak) kullanıldığına şahit olunmaktadır. Bu savaş esnasında birden fazla râye söz konusudur. Resulullah (s.a.s)'in kendi livası (Sancağı) bu savaş sırasında siyah renkteydi. İbn Abbas (r.a)'dan yapılan bir rivayete göre Resulullah (s.a.s)'in liva'sı, üzerinde Kelime-i Şehâdet yazılıydı. Beyaz renkteki, liva (bayrak) ise Hz. Ali (r.a)'a verilmişti. Mute savaşı sırasında Resulullah (s.a.s), beyaz renkteki liva'yı ordu komutanı Zeyd b. Harise'ye vermiş, savaş esnasında onun şehid oluşuyla livayı ikinci komutan Cafer almış; onun şahadetiyle de Abdullah b. Revaha komutan olarak liva'yı taşımıştı. Onun da şehit olmasıyla düşen bayrağı Sa'id b. Akram almış ve seçilen yeni komutan Halid b. Velid'e tevdi etmişti. Bu olaydan liva'nın savaşın seyri açısından ne kadar önemli bir unsur olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Ancak şu var ki; bazı tarihçiler liva ile râye arasında belli bir ayırım olduğunu ileri sürmüşler, diğer bazıları ise her ikisinin de aynı anlamı taşıdığını kabul etmişlerdir. (Konu hak. Fazla bilgi için bk. M. Hamidullah, hz. Peygamberin Savaşları, 204-217). Bayraklar sonraki devirlerde de kullanılmaya devam etmiştir. İslâmî veya İslâm dışı bütün devletler, bayrak ve sancakları ordularında ve devletin istiklalini ifade etmek üzere devlet merkezlerinde kullanmışlardır. Günümüzde mevcut bütün devletlerin bir millî bayrağı vardır ve bu devletlerin ideolojileri, bayraklarına saygıyı öngörmektedir. Hrıstiyanlığa mensup milletler daha çok inaçlarının bir sembolü olan haçı bayrak motifleri için esas kabul etmişlerdir. Osmanlı devletinde ise, motif olarak hilal kullanılmıştır. Bunun Bizans tesirinde kalınarak benimsenen bir şekil olduğu iddiası (Whitney Smith, Encylopedia Americana, "Flag”, XI, s. 360)'nın dayanağı yoktur. Hilalin benimsenmesinin sebebi müslümanların kullandığı takvimin ayın hareketleri esas alınarak oluşturulmuş olmasıdır. Ayrıca, Medineye gelip müslüman olduğunu bildiren Sad b. Malik el-Ezdi adındaki bir kimseyi Resulullah (s.a.s)in kabilesine başkan atadığı ve ona üzerinde beyaz bir hilalin bulunduğu siyah renkte bir raye verdiği bilinmektedir (İbn Hacer ve el-Kettaniden naklen M. Hamidullah, age., 215)

Selçuklularda ordu

Büyük Selçuklular (1040-1157) devletinde ordu, devletin temelini oluşturmaktaydı. Selçuklu sultanlarının maiyetinde büyük bir ordu bulunurdu. Ayrıca şehzade ve emirlerin de sürekli silah altında tuttukları düzenli orduları vardı. İlk önceleri aşiret kuvvetleri şeklinde olan ordunun yapısı Gaznelilerdeki (963-1186) yapı esas alınarak şekillendirilmişti. Ancak daha sonra devletin toprakları genişleyip büyük bir kudrete ulaştıktan sonra askerî bir teşkilatlanma yoluna gidildi. Büyük Selçuklu Devletinin vezirlerinden Nizamül-Mülk (1018-1092) o zamana kadar, emirlere eyâletler şeklinde taksim edilmiş olan arazileri küçük parçalara ayırarak ikta sistemini getirmiştir. Buna göre hükümdar, şehzade, vali ve emirlerin derecelerine göre iktaları (muayyen gelir olan arazi parçaları) vardı. Göstermiş oldukları yararlılıklar karşılığında bu topraklara (dirlik) sahip olan atlı askerlere sipahi” denilmekte idi. Ayrıca piyade birlikleri de bulunmaktaydı. Selçuklu ordusu çeşitli unsurlardan oluşturulmuştu. Önemli bölgelerin ordu komutanları, "isfehsâlar” veya "sipehsâlar” olarak isimlendirilmekte olup, bu ünvan Samaniler (895-1005) zamanında, merkezi Nişabur olan Horasan orduları komutanının ünvanı olarak kullanılmaktaydı. (Sipehsalar-ı Horosan) İyi bir şekilde teşkilatlandırılan Selçuklu ordusunun asker sayısı dört yüz bin kişi gibi muazzam bir rakama ulaşmıştır. Selçuklularda ordu komutanları aynı zamanda bulundukları bölgenin de valisi idiler.

Selçuklu ordusunun savaş meydanında konuşlandırılması, daha önceki İslâm devletlerinde olduğu gibi, merkez (kalp), sağ kanat (meymene), sol kanat (meysere), öncü (mukaddeme pişdar), ardcı (saka-dümdar) şeklindedir. Selçuklu ordusunda kılıç, ok, yay, kargı, kalkan, zırh, topuz vb. silahlar kullanılmakta, ayrıca mancınık, neftçiler ve barutçulardan oluşan ayrı birimler bulunmaktaydı. Selçuklular, askeri haberleşmenin süratli bir şekilde yapılabilmesi için mükemmel şekilde işleyen bir menzil teşkilatı da kurmuşlardı. Ordunun temelini tımarlı sipahiler teşkil etmekteydi. Sipahiler, ellibaşı, subaşı, emir, serasker, emir-i sipahsalar ve melikül ümera gibi komutanlar tarafından idare edilmekteydi. Bu komutanlar kendilerine verilmiş olan ikta ölçüsünde asker beslemek ve bunları savaşa hazır halde bulundurmakla yükümlüydüler. Savaştan sonra elde edilen ganimetin beşte biri "humus-ı has” adı altında hazineye konurdu.

Anadolu Selçuklularında da ordunun en önemli silahlı gücü tımarlı sipahilerdi. Kapıkulu, piyade ve süvarilerden başka, devlet hizmetine girmiş bulunan aşiretlerin kuvvetleri de ordunun yardımcı kuvvetleriydi. Kapıkulu askerleri gulamlardan teşekkül ettirilmişti. Anadolu Selçuklu ordusu savaş düzeni açısından diğer İslam orduları gibi konuşlandırılmaktaydı. Savaş esnasında esas ordunun yanında, anlaşma gereği savaşa katılan başka gruplar da vardı. Mesela, Moğollarla yapılan Kösedağ savaşında (1243), Selçuklu ordusunda Rum, Frenk, Gürcü, Ermeni askerleri de bulunmaktaydı.

Ordunun mevcudu hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Kösedağ savaşında yardımcı kuvvetlerle birlikte ordu, yetmiş bin kişilik bir rakama ulaşıyordu. Selçuklu askerlerinin sayısı elli bin kişi kadardı.

Anadolu Selçukluları Antalya, Alaiye (Alanya) ile Karadeniz kıyısında Sinop'u ele geçirdikten sonra, buralarda tersaneler kurup donanma inşa ettiler. Ancak bu donanmanın durumu hakkında fazlaca bilgi yoktur. Donanma komutanı "reisu'l bahr” ünvanıyla anılmaktaydı.

Osmanlı ordusu

Osmanlı ordu teşkilatı Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memluklular devletlerinin askeri teşkilat yapılarından belirli ölçülerde yararlanılarak kurulmuştur. Osmanlı devleti henüz bir uç beyliği durumundayken, yapılan fetihler tamamen aşiret kuvvetlerine dayanılarak gerçekleştirilmişti. Bu kuvvetlerin tamamı süvariydi ve muhasaralarda yetersiz kalıyordu. Bunun için, ihtiyaca cevap verecek ve sürekli savaşa hazır halde bulunacak bir ordu kurulması zorunluluğu hissedildi. Yaya ve atlılardan oluşturulan ordunun atsız kısmı "yaya”, süvarileri ise "müsellem” şeklinde isimlendirilmişti. Bu ilk düzenli ordu biner kişilik birlikler halinde tertiplenmiştir. Osmanlı Kapıkulu ocaklarının kuruluşuna kadar savaşlarda fiili olarak hizmet gördüler.

Osmanlı Devleti, Rumeli tarafındaki fetihlerle genişleyince daha fazla askere ihtiyaç duyuldu. Bu ihtiyaç, esir alınan hristiyan çocuklarının İslam terbiyesi üzere eğitilerek bir askerî sınıf oluşturulması yolunu açtı. Kapıkulu Ocağının çekirdeğini meydana getiren bu teşkilat, 1.Murad zamanında Kazasker Çandarlı Halil ve Konyalı Molla Rüstemin teşvik ve gayretleriyle kurulan Acemi Ocağı ve Yeniçeri ocağı teşkilatlarıyla merkezi teşkilat içendeki yerini aldı.

Kapıkulu Ocağı, altı kısımdan meydana gelmekteydi:

1- Acemi Ocağı

Yeniçeri Ocağına asker yetiştirmek için kurulmuştur. Bu ocağa alınan çocuklara "acemi oğlanı" denilmekteydi. Acemi oğlanları, savaşta alınan esirlerden beşte bir (pencik) ve Osmanlı tebaasından olan diğer gayr-i müslim çocuklarından olmak üzere iki yoldan temin edilmekteydi. 10 ile 17 yaşları arasından vücutça sağlam olanlar seçilmekteydi. Bu çocuklar Anadolu'daki müslüman çiftçilerin yanına verilir, daha sonra Yeniçeri Ocağı'na nakledilirlerdi. Genellikle sekiz sene olan eğitimden sonra Yeniçeri Ocağı'na kabul edilirlerdi.

2- Yeniçeri Ocağı: Balkanlardaki askerî gelişmeler, sürekli bir yaya kuvvetinin bulunmasını gerektirmiştir. 1363 yılında I. Murad tarafından kurulan Ocak, Selçuklu ve Memluklular örnek alınarak tesis edildi. Yeniçeri Ocağı'nın kurulmasında Çandarlı Kara Halil ve Kara Rüstem'in büyük katkıları olmuştur. İlk kuruluşunda Ocağa bin kişi alınmış ve bu sayı zamanla artmıştır. Yeniçeri askerleri, savaşlarda padişahın bulunduğu, ordunun merkez kolunda yer alır; padişah bunların arkasında veya ortalarında dururdu. İlk önceleri yeniçeriler sadece yaya bölüklerinden oluşmaktaydı. Fatih Sultan Mehmed zamanında 1451 yılında Sekban bölüğünün de kurulmasıyla iki sınıf haline gelmiş; sonraki tarihlerde "ağa bölükleri" denilen üçüncü bir sınıf daha tesis edilmişti. Yeniçeri Ocağının en büyük komutanı "yeniçeri ağası"ydı ve ondan sonra sekbanbaşı gelirdi.

Yeniçeri askerleri ok, yay, kılıç, kalkan, kargı, bıçak gibi savaş araçlarını kullanmaktaydılar. Bu silahları kullanabilmek için Ocağın talimhanesi vardı ve buradaki subaylar askerlerin eğitimleri ile ilgilenmekteydiler (İ. Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e., I, 510, 511).

Yeniçeri Ocağının mevcudu XV. yüzyıl ortalarına kadar onbin kişiydi. Bu sayı XVI. yüzyıl sonlarında yirmi yedibin; XVII. yüzyıl başlarında otuz yedibine ulaşmıştır. Bu sayı sürekli yükselerek Karlofça anlaşması sırasında yetmişbine çıkmıştır.

Yeniçeriler, Osmanlı Devleti'nin başarılı savaşlar yapmasını sağlayan en önemli yaya gücü idi. Ancak Ocak, III. Murad zamanında bozulmaya başlamış, devşirme kanununa aykırı olarak Ocağa asker alınmış; bu da sayının kalitesiz şekilde artmasına ve Ocağa giren bu başıboş, eğitimsiz kimselerin devlet içinde asayişin bozulmasına sebep olmuştur. Savaş yapamaz derecede bir bozulmaya uğrayan Ocak, devletin siyasî işleriyle ilgilenen, isyanlar çıkararak devlet adamlarını azlettiren ve istedikleri kimseleri idarî makamlara getiren hatta padişahları değiştiren bir güç halini almıştı. Aslında Yeniçeri Ocağı çöküş noktasına gelen tek kuruluş değildi. Çürüme ve bozulma, devleti bütün müesseseleriyle kuşatmış bulunmaktaydı.

Yeniçeri Ocağı, Osmanlı Devleti'nin batılılaştırılması çalışmalarına şiddetle karşı çıkmıştır. Osmanlı Devleti'nde batılılaşma çalışmalarını ciddi şekilde uygulamaya koyan ve bu yüzden halk tarafından "gâvur padişah" olarak nitelendirilen II. Mahmud, kendisine başkaldıran yeniçerileri 15 Haziran 1826'da Sultanahmed Meydanında Peygamber'in Liva-i Şerifi altında toplanan kuvvetlerle Aksaray (At meydanın) da topa tutarak imha etmiştir. Birkaç yüz yıl Osmanlı Devletinin bir anlamda varlığının garantisi olan ocak, islah edilip, düzene koyulamamış ve ortadan kaldırılarak devletin en önemli silahlı gücü yok edilmişti.

3- Cebeci Ocağı: Yaya askeri olan Yeniçerilerin silahlarından olan ok, yay, kalkan, kılıç, tüfek, balta, kazma, kürek, kurşun, barut vb. silah ve malzemeyi tedarik veya imal eden ocak. Cebeciler, savaş zamanında gerekli olan silah ve malzemeyi Yeniçerilere dağıtır, savaş sonrasında bu silahları toplayarak bakım ve tamirlerini yapardı. Ocağın en üst rütbeli subayı "Cebecibaşı" olup ondan sonra Ocak Kethüdası gelirdi. Özellikle kale kuşatmalarında faal rol alan humbaracı ve lağımcı bölükleri bu ocağın içerisinde yer almaktaydı. Ocağın personel ihtiyacı Acemi Ocağı'ndan karşılanırdı.

4- Topçu Ocağı: Kapıkulu ocaklarının yaya kısmından olan Topçu ocağı, top dökmek, top mermisi yapmak ve top atmak gibi görevlerden sorumluydu. Osmanlı ordusunda top, ilk olarak I. Murad zamanında 1389'da meydana gelen I. Kosova savaşında kullanılmıştı. Toplar çoğu zaman muhasara edilen kalenin önünde dökülürdü. Ocağın başındaki subaya "topçu başı" denilmekteydi.

5- Kapıkulu Süvarileri: Bu ocağın askerleri, sarayın Enderun kısmı ile dış saraylardaki iç oğlanlarından alınan kimselerin terfi edenlerinden oluşmaktaydı. Kapıkulu süvarilerinin, tımarlı süvarilerden ayırd edilmesi için bu ocağın süvarilerine kapıkulu süvarisi veya "bölük halkı" denilirdi.

Tımarlı Sipahiler

Osmanlı devletinin toprağa bağlı atlı askerî kuvvetleridir. Tımarlı süvariler, görmüş oldukları hizmet karşılığında kendilerine ikta edilen yerlerin vergilerini alırlardı. Tımarlı süvariler, Kanunî devrinin en önemli askerî gücünü oluşturmaktaydı.

Akıncılar

Akıncılar mükemmel bir teşkilata sahiptiler ve sınır boylarında bulunurlardı. Bunlar hafif süvari birlikleri olup, asıl ordunun öncü kuvvetleri durumundaydılar. Çok hızlı hareket kabiliyetine sahip olan akıncı birlikleri, düşman topraklarına, ana ordudan önce girer, ve yaptıkları gerilla tarzı saldırılarla halkın kalbine korku salarak direnme güçlerini kırarlardı. Akıncılar sadece bir sefer esnasında görev yapmayıp, sürekli olarak düşman toprakları içinde faaliyet gösterir, hatta canları pahasına düşman hatlarının gerilerine sarkarlardı. İlk fetih dönemlerinde Evrenos Bey akıncıları vardı. Sonraları Mıhaloğulları, Tunahan Bey ve Malkoç Bey akıncıları ortaya çıkmıştır (İ. Nakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1982, l, 518).

Fatih zamanında, her şeyiyle teşekkül ettirilen Osmanlı ordusu, gerek teknik donanım ve gerekse teşkilat yapısı olarak son şeklini almıştı. Kanunî zamanında Osmanlı ordusu çağın en güçlü ordusu durumundaydı. Bu dönem de Osmanlı ordusu, Hindistan'dan Viyana kapılarına kadar çok geniş bir coğrafi sahada başarılı bir şekilde harekatlarda bulunuyordu. Ve bir çok cephede aynı anda savaş yapabilecek kuvvete sahipti. 1610'larda kapıkulu askerlerinin maaş yekûnu 80 milyon akçaya ulaşmıştı. Kanunî, ateşli silah kullanan hristiyan piyadelerine karşılık tüfekli Yeniçerilerin sayısının arttırılması ihtiyacını duydu. Bu durum giderlerin yükselmesine ve mali açıdan problemlerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Tımarlı sisteminin gerilemesi ve eyalet askerlerinin dağılması sonucunu doğuran bu olay, devleti askerî yönden bir bunalımın içine sürükledi. 1683 yılında Viyana önlerinde bozguna uğramasından sonra yapılan savaşlar, Osmanlı ordusunu oldukça yıpratmıştı. Rus ve Avusturya cephelerinde aynı anda savaşmak zorunda kalan ordunun yeniden yapılanması zorunluluğu ortaya çıktı. XVII. yy. birtakım yenilikler yapılarak, Yeniçerilerden ayrı bir kuvvet oluşturulması düşünüldü. Ancak bu gerçekleştirilemedi. Sadece Yeniçeri Ocağında bazı düzenlemelerle yetinildi.



>>>>>


6-)İlin Kimliği

Yüzölçümü : : 6001 km2

Nüfûsu : : 830.105

İlçeleri : : Merkez, Akkuş, Aybastı, Çamaş, Çatalpınar, Çaybaşı, Fatsa, Gölköy, Gülyalı, Gürgentepe, İkizce, Kabadüz, Kabataş, Korgan, Kumru, Mesudiye, Perşembe, Ulubey, Ünye.

Karadeniz bölgesinin Orta Karadeniz bölümünde, yer alan bir ilimiz. İl toprakları 40°18’ ve 41°08’ kuzey enlemleriyle 36°52’ ve 38°12’ doğu boylamları arasında yer alır. Batıdan Samsun, güneydenTokat ve Sivas, doğudan Giresun illeri ve kuzeyden Karadeniz’le çevrilidir. Dünyaca ünlü fındık diyarıdır. Trafik plaka numarası 52’dir.

İsminin Menşei

1071’den sonra Anadolu Fâtihi Kutalmışoğlu Süleyman Şah emrindeki Selçuklu Türk Ordusu, fethettiği yerlerde, târihî Türk geleneğine uyarak beğendikleri yerlere derhal bir şehir kurmayı âdet edinmişlerdi. Ordu civârını fetheden Selçuklu Türkleri, bu bölgenin güzelliği karşısında hayran kaldılar ve Ordu’nun temelini attılar. Kurulan şehre “Ordu ili” dendi. Zamanla bu isim “Ordu” olarak yerleşti.

Târihi

Ordu ilinin bulunduğu toprakların târihi çok eski devirlere dayanır. Anadolu’ya hâkim olan Hititlerin sınırında fakat Hitit hâkimiyetinin dışında kalan bu bölge, Hitit Devletinin yıkılışından sonra, mîrâsını paylaşan Frikya ve Lidya devletlerinin de, hakimiyetine geçmemiştir. Ancak Batı Anadolu (İyonyalı) tâcirler, burada ticârî koloniler kurdular. M.Ö. 6. asırda Persler, Anadolu’nun büyük kısmını ve bu bölgeyi ele geçirdiler.

Makedonya Kralı İskender, M.Ö. 4. asırda Pers Devletine son verince; İran asıllı fakat Rumca konuşan ve eski Yunan kültürünün potasında erimiş Pontus Devleti, bu bölgeyi ve Karadeniz sâhilleriyle Kırım’ı ele geçirdiler.

Roma İmparatorluğu M.Ö. 1. asırda Pontus Devletine son vererek kendisine ilhak etti. M.S. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye bölününce, Anadolu gibi bu bölge de Bizans’ın payına düştü. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra bu bölge, bütün Anadolu gibi AnadoluFâtihi ve Anadolu’da Türk Devletinin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından fethedildi. 1204’te Dördüncü Haçlı Seferi sonrasında kurulan Trabzon Rum İmparatorluğu bu topraklara hâkim oldu. Bağımsız olmasına rağmen Konya Selçuklularına tâbi olan bu imparatorluğun toprakları gittikçe daraldı. Devamlı Türkmen göçleriyle Türkleşen bölge, 1346’da Canik Beyliğini kuran Hacıeminoğullarının idâresine geçti. 1391’de Yıldırım Bâyezîd Han, tarafından bölge toprakları Osmanlı Devletine katıldı.

1402 senesinde Sultan Bâyezîd’i yenen Tîmûr Han, bölgeyi tekrar Hacıeminoğullarına verdi.

Fâtih Sultan Mehmed Han 1461’de Trabzon Rum Pontus Devletini ortadan kaldırarak, bütün bu bölgeyi kesin olarak Osmanlı Devletine kattı.

Osmanlı devrinde Ordu, Trabzon eyâletinin bir kazâsı idi. 1883’te büyük bir yangın geçiren Ordu, yeniden îmâr edildi ve Cumhûriyet devrinde il merkezi oldu.

Fizikî Yapı

Ordu il toprakları çok dağlıktır. Ovalarının miktarı sadece % 0,5’tir. % 83,5 dağlık ve % 16’sı platolardan meydana gelir.

Dağlar: En önemlileri Canik ve Karagöl Dağlarıdır. Canik Dağları Karadeniz’e ve güney sınırına paralel olarak uzanır. Karagöl Dağı ise Ordu-Giresun sınırında yer alır. Karagöl Dağı 3105 m, Göndeliç Tepesi 2789 m, Seyir Tepesi 2103 m yüksekliğe sâhiptir. CanikDağları üzerinde Gürgentepe Geçidiyle Haçbeli Geçidi bulunur. Bu geçitlerle Ordu Sivas’a bağlanır. Canik Dağlarından çıkan ve Karadeniz’e dökülen sular bâzı plato ve yaylalar meydana getirmişlerdir. Bâzı yerleri 2000 metreyi geçer. Yaylalar bitki örtüsü bakımından zengindir ve küçükbaş hayvancılığa müsâittirler.

Çambaşı, Keyf Alanı, Perşembe, Düzdağ, Yedigöz ve Güllüyazı başlıca yaylalarıdır.

Ovalar: Ordu ilinde geniş ova yoktur. Kıyıda ve akarsu boylarında bâzı düzlükler vardır. Bu düzlükler ise çok verimlidir.

Akarsular: Kıyı dağlardan çıkarak Karadeniz’e dökülen pekçok akarsu vardır. Bunların çoğu kısa ve düzensiz akışlı, yağış mevsiminde taşan akarsulardır. Büyük akarsuları ise 160 km uzunlukta Melek Çayı, 60 km uzunlukta Bülbül Deresi ile bunların arasında akan Çivil Deresidir. Bulaman Çayı, Turna Suyu, Akçay ve Elekçi Deresi ve daha birçok irili ufaklı akarsu vardır.

Göller: İl topraklarında büyük göl yoktur. Sâdece buzul göller vardır. Karagöl Dağının 3000 m yükseklikteki krater gölü, 15 km uzağındaki Ulugöl ve Fatsa yakınındaki Gaga Gölüdür.

İklim ve Bitki Örtüsü

İklim: Ordu ilinde tipik Karadeniz iklimi hüküm sürer. Kışlar ılık yazlar ise serin geçer. Sâhilden içeriye indikçe kara iklimi görülür. Canik Dağları kuzeyden gelen soğuk kuzey rüzgârlarına set olur. Bu rüzgarların getirdiği yağmur bulutlarının Ordu içinde yağmura dönmesinde rol oynar. Isı senede en fazla 10 gün O°C’nin altına düşer. Karın yerde kalma müddeti 10 günü geçmez. Senenin 150 günü yağışlı geçer.

Bitki örtüsü: Ordu il toprakları yaz ve kış yemyeşildir. Kıyılarının ılık ve bol yağışlı olması, bitki örtüsünün zengin olmasını temin etmektedir. Kıyı şeridi 1500 m yüksekliğe kadar meyve ağaçları, ormanlar ve fundalıklarla kaplıdır. Ordunun Karadeniz kıyısında Akdeniz bitkilerine rastlanır. Geniş fındık bahçeleri yanında incir, mandalina, portakal ve limon gibi meyvelerle mersin ve defne ağaçları oldukça çoktur.

Ekonomi: İlin ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanır. Faal nüfûsun % 80’i tarım sektöründe çalışır. Son senelerde sanâyi de gelişmiştir.

Tarım: Ordu ilinde ekime müsâit topraklar çok azdır. Fakat iklimi yumuşak ve yağış boldur. Ekilemeyen yamaçlara fındık ağacı dikilir. Ordu’da tarım fındık demektir. Fındık aslında bir orman ağacıdır. İl dâhilinde fındık ağacı sayısı 100 milyona yaklaşmaktadır. Bunlardan ortalama 80.000 ton fındık elde edilir. Fındığın yetiştiği bölgeler; merkez ilçe (Ordu), Fatsa, Ünye, Ulubey ve Perşembe ilçeleridir. Fındıktan sonra yetişen diğer tarım ürünleri mısır, patates, fasulye, soya, buğday ve arpadır. Bunların dışında turunçgiller, çay, lahana ve barbunya da yetişir.

1970’te sâdece bir harman makinası bulunurken 1985’te 7.000’e yaklaşmıştır. Arâzi engebeli olduğu için traktör sayısı azdır. Türkiye’de en çok fındık Ordu’da yetişir. Türkiye’deki fındık ağaçlarının dörtte biri bu ildedir. Ordu’nun tombul fındık cinsi bütün dünyâda meşhurdur. Dışarıya satılarak döviz temin edilir. Fındık, Ordu ilinin her şeyidir. Senelerce önce sâdece sâhil bölgesinde fındık yetişirken bugün yüksek bölgelerde de yetişmeye başlamıştır.

Hayvancılık: Ordu ilindeki yaylalar hayvancılığa elverişlidir. Aybastı, Gölköy, Mesudiye ve Korgan ilçelerinde hayvancılık çok gelişmiştir. En çok koyun ve sığır beslenir. Arıcılık gelişmiştir.

Balıkçılık oldukça ileri durumdadır. En çok avlanan balıklar hamsi, istavrit, kefal, mezgit, kalkan ve barbunyadır. Ayrıca kara sularında bol miktarda palamut, torik, zargana ve uskumru bulunur.

Ormancılık: Ordu ili orman bakımından çok zengindir. İl topraklarının % 41’i ormandır. Ormanlarda lâdin, köknar, kayın, meşe, gürgen, kızılağaç, kestane, kavak, sarıçam ve Akçaağaç bulunur. İl dâhilinde 200 bin hektar orman ve 50 bin hektara yakın fundalık vardır. Senede ortalama 250 bin m3 sanâyi odunu ve 125 bin ster yakacak odunu elde edilir. 122 köy orman içinde ve 145 köy orman bitişiğindedir.

Mâdenler: Ordu ili mâden bakımından zengin sayılmaz. İl dâhilinde kurşunla karışık çinko, bakır, kil ve Aybastı ile Gölköy arasında linyit yatakları vardır.

Sanâyi: Ordu ilinde sanâyi 1970’ten sonra gelişmiştir. On ve daha fazla işçi çalıştıran sanâyi işyeri sayısı 120’yi aşmış olup, bunun 35’i fındığı kabuğundan ayırarak iç fındık hâline getiren fabrikalardır. Fındığı işleyerek, iç ve dış pazarlara süren en modern tesis, Sagra Tesisleridir. Diğer sanâyi kuruluşları lastik ve ayakkabı fabrikası, yem fabrikası, un fabrikaları, balık yağı fabrikası, soya yağı fabrikası, çimento fabrikası, tuğla fabrikaları, kereste fabrikaları, tel çivi fabrikası ve gemi atölyeleridir.

Ulaşım: Ulaşım kara ve deniz yolu ile sağlanır. Ordu, Doğu Karadeniz illerini birbirine bağlayan ve kıyıya paralel olarak uzanan devlet kara yolları üzerindedir. İl dâhilinde 325 km devlet yolu ve 400 km il yolu bulunur.

Ordu’da 78 m boyunda 9 m eninde bir balıkçı barınağı adı verilen “çekek” vardır. Buraya 30 balıkçı teknesi yanaşır. Vapur iskelesine aynı anda iki büyük gemi, 6 büyük ve 10 küçük motor yanaşır. Yük taşımaya müsâit değildir. Ordu ihraç ettiği fındığını Giresun limanı ile sevk eder. Perşembe ve Fatsa ilçelerinde birer motor iskelesi ve birer balıkçı barınağı, Ünye’de sâdece iskele vardır.

Nüfus ve Sosyal Hayat

Nüfus: 1990 nüfus sayımına göre toplam nüfûsu 830.105 olup, 336.820’si il ve ilçe merkezlerinde 493.285’i köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 6001 km2 ve nüfus yoğunluğu 138’dir.

Örf ve Âdetleri: Ordu ve çevresinde eski çağlardan bu yana birçok millet ve kültür hâkim olmuşsa da, 1071 Malazgirt Zaferinden sonra devamlı Türkmen boyları gelerek 12. asırda tamâmen Türkleşmiştir. Çepni Türkmenlerinin kurduğu Hacıemiroğlu Beyliği buraya hâkim olduğunda bölgenin çoğunluğunu Türkmenler teşkil ediyordu. 1877-1878 Türk-Rus Harbinden sonra Kırım ve Kafkasya’dan gelen kalabalık Türk topluluğu da bu bölgeye yerleşti. On ikinci asırdan bu yana Ordu ve çevresinde Türk-İslâm kültürü hâkim olmuştur.

Mahallî kıyâfet: Kadınlar başa çember veya yaşmak örterler. Gövdeye içlik denilen bulûz ve onun üstüne cepken, alta şalvar giyilir. Üzerinde peştemal bulunur. Erkekler başlarına “Kabalak” denilen bir başlık sararlar. Uzun kollu içlik ve üzerine avcı yeleği, bundan sonra da aba giyilir. Pantolonun yerini zıpka, ayakkabının yerini sapuk denilen yarım çizme alır. Abayı belden kemerle sararlar.

Halk oyunları: Halk müziği Karadeniz bölgesi ile İç Anadolu’nun kuzey kısmının özelliğini taşır. Mahallî halk oyunlarının cinsleri; Samak, horon, halay ve Kafkasya oyunlarıdır. Başlıca oyunları ise, horon, dik horon, düz hava, karşılama, mendil oyunu, millî horon, düz hava, karşılama, mendil oyunu, millî horon, boztepe horonu, sarı kız, sürümek, zamak ve kol oyunudur.

Mahallî yemekler: Hamsili pilav, karalahana çorbası, karalahana sarması ve Ünye pilâvı, hamsi tava, hamsi buğulaması, içli hamsi, pancar sarması, mısır çorbası, çerkez tavuğu, tirmit (mantar), yumurtalı sakarca ve yağlıdır.

Eğitim: Okur yazar nisbeti% 75 civarındadır. İlde 28 anaokulu, 1088 ilkokul, 108 ortaokul, 12 meslek ve teknik ortaokul, 19 lise, 23 meslekî ve teknik lise vardır (1993). Yüksek okul olarak sâdece Meslek Yüksek Okulu vardır.

Ordu ili karakucak güreşinde ve çeşitli spor dallarında şampiyonlar yetiştirmiştir.

İlçeleri

Ordu’nun biri merkez olmak üzere on dokuz ilçesi vardır.

Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 142.075 olup, 102.107’si ilçe merkezinde, 39.968’i köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları dar kıyı ovası ve hemen ardından yükselen dağlardan meydana gelir. Dağlar kızılağaç, gürgen, meşe, kayın, ladin, köknar ve sarıçam ormanları ile kaplıdır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri; fındık, mısır, patates, fasulye ve sebzedir. Kıyı kesimlerinde balıkçılık, iç kesimlerde ise hayvancılık yapılır. Sümerbank SoyaFabrikası, un, gıdâ, fındık ürünleri, fındık kırma, orman ürünleri fabrikaları başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.

İlçe merkezi. Boztepe’nin eteğinde ve Kirazlimanı kıyısında kurulmuştur. 1888 yangınından sonra plânlı bir şekilde kurulan Ordu, Karadeniz’in en genç şehridir. Samsun-Giresun sâhil yolu ilçeden geçer. İlçe belediyesi Cumhûriyetten önce kurulmuştur.

Akkuş: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 48.889 olup, 6236’sı ilçe merkezinde, 42.653’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 43 köyü vardır. Yüzölçümü 666 km2 olup, nüfus yoğunluğu 73’tür. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dağlar akarsu vâdileriyle parçalanmıştır. Başlıca akarsuları Karakuş ve Bolaman çaylarıdır. Dağlar zengin ormanlarla kaplıdır.

Ekonomisi ormancılığa dayanır. Tarım sınırlı alanda yapılır. Başlıca tarım ürünleri fındık, ceviz, patates ve mahleptir. Bâzı orman köylerinde arıcılık ve tavukçuluk yapılır. Yaylacılık yöntemiyle hayvancılık da gelişmiştir. Kereste fabrikası başlıca sanâyi kuruluşudur.

İlçe merkezi, Ünye-Niksar karayolu üzerindedir. İl merkezine 145 km mesâfededir. Eski ismi Karakuş idi. 1954’te ilçe olan Akkuş’un belediyesi aynı sene kurulmuştur.

Aybastı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 32.452 olup, 17.143’ü ilçe merkezinde, 15.3E2��u köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları dağlık olup, Canik Dağları ile kaplıdır. Dağlarda yüksek yaylalar vardır. Küçük akarsular, vâdilerle dağları parçalamıştır. Akarsu vâdilerinde küçük düzlükler vardır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri patates, buğday, mısır ve fındıktır. Yayla hayvancılığı ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. En çok koyun ve sığır beslenir. İlçe topraklarında linyit yatakları vardır.

İlçe merkezi, Canik Dağlarının kuzey eteklerinde, Bolaman Çayının kollarından biri kenarında kurulmuştur. İl merkezine 137 km mesâfededir. 1960’ta ilçe merkezi olan Aybastı’nın belediyesi 1954’te kurulmuştur.

Çamaş: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 15.331 olup 10.430’u ilçe merkezinde, 4901’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 6 köyü vardır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dağlar akarsu vâdileriyle derin bir şekilde parçalanmış olup, zengin bir ormanla kaplıdır. Başlıca akarsuyu Bolaman Çayı ve kollarıdır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri fındık, mısır ve soya fasulyesidir. Yüksek kesimlerde hayvancılık yapılır. İlçe merkezi Canik Dağlarının eteklerinde kurulmuştur. Fatsa’ya bağlı bir bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1975’te kurulmuştur.

Çatalpınar: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 17.165 olup 4630’u ilçe merkezinde, 12.535’i köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Akarsu vâdilerinde küçük düzlükler vardır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri fındık, mısır ve soya fasulyesidir. Yüksek kesimlerde hayvancılık yapılır. Fatsa’ya bağlı belediyelik bir köyken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. İlçe belediyesi 1973’te kurulmuştur.

Çaybaşı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 21.721 olup, 6526’sı ilçe merkezinde, 15.195’i köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dağları parçalayan akarsu vâdilerinde küçük düzlükler vardır. Başlıca akarsuyu Cirit Deresidir. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri fındık ve mısırdır. Yüksek kesimlerde yaylacılık metoduyla daha çok büyük baş hayvan besiciliği yapılır. İlçe merkezi, Canik Dağları eteklerinde, Cirit Deresi kenarında kurulmuştur. Ünye’ye bağlı bir bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.

Fatsa: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 94.789 olup, 39.467’si ilçe merkezinde, 55.322’si köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları kıyı ovası ve hemen ardından yükselen dağlardan meydana gelir. Dağlar orta yükseklikte olup, Canik Dağlarının uzantılarıdır. Başlıca akarsuyu Bolaman Çayıdır. Bu akarsuyun getirdiği alüvyonlu topraklar, eskiden çok girintili olan koyu doldurarak Fatsa Ovasını meydana getirmiştir.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri fındık, çay, mısır, elma ve armuttur. Hayvancılık ekonomik açıdan ikinci derecede gelir kaynağıdır. Yaylacılık metoduyla ençok sığır ve koyun beslenir. Kıyı kesimlerinde balıkçılık yapılır. Et kombinası ve fındık kırma atölyeleri başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.

İlçe merkezi, deniz kıyısında kurulmuştur. Samsun-Ordu sâhil yolu ilçeden geçer, İl merkezine 56 km mesâfededir. İlçe kıyıya paralel olarak büyümektedir. Belediyesi 1876’da kurulmuştur.

Gölköy: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 53.896 olup, 18.149’u ilçe merkezinde, 35.747’si köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları dağlık olup Canik Dağları tamâmını kaplar. Dağların akarsu vâdileriyle parçalanmış kısımlarında yaylalar vardır. Başlıca akarsuları Bolaman ve Melet çaylarıdır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri mısır, fındık, armut ve elma olup, ayrıca az miktarda arpa, buğday ve fasulyedir. Hayvancılık ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır. En çok koyun ve keçi beslenir. Ormancılık gelişmiş olup, başta kereste olmak üzere orman ürünleri ekonomide önemli yer tutar. İlçe topraklarında bakır, kurşun, çinko ve demir yatakları vardır.

İlçe merkezi, Bolaman Çayının kollarından olan bir derenin kenarında kurulmuştur. Ordu-Sivas karayolu 2 km doğusundan geçer. İl merkezine 60 km mesâfededir. 1936’da ilçe olan Gölköy’ün belediyesi aynı sene kurulmuştur.

Gülyalı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 10.150 olup, 4536’sı ilçe merkezinde, 5614’ü köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları kıyı ovası ve hemen ardından yükselen dağlardan meydana gelir. Başlıca akarsuyu Turnasuyu’dur.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri fındık, mısır, patates, fasulye ve sebzedir. Kıyı kesimlerinde balıkçılık, iç kesimlerde hayvancılık yapılır. İlçe merkezi deniz kıyısında kurulmuştur. Ordu-Giresun sâhil yolu ilçeden geçer. İl merkezine bağlı belediyelik bir köyken 19 Haziran 1987’de 3922 sayılı kânunla ilçe oldu.

Gürgentepe: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 38.405 olup, 17.076’sı ilçe merkezinde, 21.329’u köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Akarsu vâdilerinde küçük düzlükler vardır. Başlıca akarsuyu Bolaman Çayıdır.

Ekonomisi, tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri mısır, fındık, armut ve elmadır. Hayvancılık ve ormancılık ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır. En çok koyun ve keçi beslenir. Fatsa-Sivas karayolu ilçeden geçer. Gölköy’e bağlı belediyelik bir köyken 19 Haziran 1987’de 3922 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1955’te kurulmuştur.

İkizce: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 28.165 olup 6078’i ilçe merkezinde, 22.087’si köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları dağlıktır. Başlıca akarsuyu Akçay’dır. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa bağlıdır. Başlıca tarım ürünleri fındık, mısır ve pirinçtir. Ünye’ye bağlı belediyelik bir köyken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.

Kabadüz: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 15.689 olup, 4866’sı ilçe merkezinde, 10.823’ü köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları genelde düzdür. Güneyi Canik Dağlarının uzantıları ile kaplıdır. Başlıca akarsuyu Melet Çayıdır. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri fındık, patates, fasulye ve sebzedir. Yaylacılık metoduyla en çok sığır ve koyun beslenir. İlçe merkezi Melet Çayı kıyısında kurulmuştur. Merkez ilçeye bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.

Kabataş: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 21.335 olup, 8669’u ilçe merkezinde, 12.666’sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 4 köyü vardır. İlçe toprakları Canik Dağları ile kaplıdır. Akarsu vâdilerinde küçük düzlükler vardır.

Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri mısır ve fındıktır. Yayla hayvancılığı gelişmiştir. En çok koyun ve sığır beslenir. Aybastı ilçesine bağlı belediyelik bir köyken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.

Korgan: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 36.699 olup, 13.171’i ilçe merkezinde, 23.528’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 15 köyü vardır. Yüzölçümü 206 km2 olup, nüfus yoğunluğu 178’dir. İlçe topraklarını Canik Dağları engebelendirir. Dağlar akarsu vâdileriyle parçalanmıştır. Başlıca akarsuları Elekçi Deresi ve Bolaman Çayıdır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri patates, mısır ve fındık olup, ayrıca az miktarda elma, armut, buğday, arpa ve fasulye yetiştirilir. Hayvancılık ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır. En çok koyun ve sığır beslenir. Arıcılık gelişmiştir.

İlçe merkezi Elekçi Çayı vâdisinde kurulmuştur. Küçük ve gelişmiş bir yerleşim merkezidir. İl merkezine 91 km mesâfededir. 1960’ta ilçe olan Korgan’ın belediyesi 1958’de kurulmuştur.

Kumru: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 39.593 olup 10.774’ü ilçe merkezinde, 28.819’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 30 köyü vardır. Yüzölçümü 344 km2 olup, nüfus yoğunluğu 115’tir. İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar Elekçi Deresi ve kolları tarafından derin şekilde parçalanmıştır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri patates, mısır ve fındık olup, az miktarda armut, elma, buğday, arpa, fasulye yetiştirilir. Hayvancılık ve arıcılık ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır. En çok koyun beslenir. Ormancılık gelişmiştir.

İlçe gelişmemiş küçük bir yerleşim merkezidir. İl merkezine 91 km mesâfededir. Eski adı Karacaali ve Karaçalı idi. 1960’ta ilçe olan Kumru’nun belediyesi aynı sene kurulmuştur.

Mesudiye: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 22.786 olup, 4047’si ilçe merkezinde, 18.739’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 38, Topçam bucağına bağlı 13, Yeşilce bucağına bağlı 7 köyü vardır. Yüzölçümü 1180 km2 olup, nüfus yoğunluğu 19’dur. İlçe toprakları dağlıktır. Doğusunda Giresun Dağları, batısında Canik Dağları yer alır. Başlıca akarsuyu Melet Çayıdır. Yüzölçümü bakımından en geniş ilçedir.

Ekonomisi tarım ve ormancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri arpa, buğday ve patates olup, ayrıca az miktarda elma, fındık, armut ve mısır yetiştirilir. Köylerde tavukçuluk, arıcılık, sığır besiciliği, el sanatları konularında özendirici çalışmalar yapılmaktadır.

İlçe merkezi Melet Çayı Vâdisinde kurulmuştur. Ordu-Sivas karayolu 1 km batısından geçmektedir. İl merkezine 113 km mesafededir. Eski ismi Hamidiye’dir. İlin en az nüfuslu ilçesidir. Belediyesi 1855’te kurulmuştur.

Perşembe: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 44.128 olup, 9963’ü ilçe merkezinde, 34.165’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 38 köyü vardır. Yüzölçümü 226 km2 olup, nüfus yoğunluğu 195’tir. Hafif engebeli düzlüklerden meydana gelen ilçe topraklarının büyük kısmı bir yarımada üzerindedir.

Ekonomisi tarım ve balıkçılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri, mısır, fındık patates, elma, armut olup, ayrıca az miktarda soya fasulyesi ve çay yetiştirilir. İç kesimlerdeki yaylalarda küçükbaş hayvan besiciliği yapılır. Balıkçılık ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır.

İlçe merkezi, Perşembe Koyunda kurulmuştur. Eski adı Vona idi. Samsun-Ordu kıyı yolu ilçeden geçer. İl merkezine 18 km mesâfededir. 1945’te ilçe olan Perşembe’nin belediyesi 1922’de kurulmuştur.

Ulubey: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 37.698 olup 10.116’sı ilçe merkezinde 27.582’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 30 köyü vardır. İlçe topraklarını Canik Dağları engebelendirir. Dağlar kayın, köknar ve ladin ormanları ile kaplıdır. Başlıca akarsuyu Melet Çayıdır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri mısır, fındık, patates ve fasulye olup, ayrıca az miktarda elma ve armut yetiştirilir. Hayvancılık ve ormancılık ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır. İlçe merkezi, Ordu-Sivas karayolu üzerinde yer alır. İl merkezine 22 km mesâfededir. Fazla gelişmemiş bir yerleşim merkezidir. 1958’de ilçe olan Ulubey’in belediyesi aynı sene kurulmuştur.

Ünye: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 109.139 olup, 42.836’sı ilçe merkezinde 66.303’ü köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları, orta yükseklikte ve kıyıya doğru alçalan dağlardan meydana gelmiştir. Dağların yüksekliği 1.500 metreyi geçmez. Başlıca akarsuları Akçay, Cudi Deresi ve Ceviz Deresidir. Kıyıları genelde düzdür. Yüksek kesimleri kayın ormanları ile kaplıdır.

Ekonomisi tarım ve sanâyiye dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri mısır, fındık, elma, patates ve armuttur. Hayvancılık ve balıkçılık gelişmiştir. Fındık kırma atölyeleri ve çimento fabrikası başlıca sanâyi kuruluşlarıdır. İlçe topraklarında demir cevheri yatakları vardır.

İlçe merkezi, Taşhâne Burnu üzerinde kurulmuştur. Amasya-Erzincan karayolu Akkuş üzerinden gelerek, Samsun-Ordu sâhil yolu ile ilçe merkezinde birleşir. İl merkezine 77 km mesâfededir. Gelişmiş bir yerleşim merkezidir. Belediyesi 1877’de kurulmuştur.

Târihî Eserler ve Turistik Yerleri

Ordu tabiî güzellikleri, târihî eserleri, güzel kıyıları, içme ve kaplıcaları ile şirin bir ilimizdir.

İbrâhim Paşa Câmii: 1800 senesinde İbrâhim Paşa tarafından yaptırılmıştır. Orta Câmi adıyla da bilinir. Düz çatılı olup mîmârî özelliği bulunmayan yapının orjinal mihrabı Selimiye Camiine taşınmıştır. Minâresi çift şerefelidir.

Hamîdiye Câmii: Kaymakam Cerdanzâde Mir Mehmed Ali Bey tarafından 1891’de yaptırılmıştır. Hükümet Câmii adıyla bilinir. Çifte minârelidir.

Yalı Câmii: Şehrin ilk kuruluş zamânında yapılan câminin yanması üzerine 1894’te Hacı Hasan Efendi tarafından yeniden yapılmıştır. Deniz kıyısında olup Azîziye Câmii olarak da bilinir.

Selimiye Câmii: 1926’da başlanan câmi ancak 1956’da ibâdete açılabilmiştir. Mihrabı Selçuklu bezeme sanatının bir örneğidir.

Eskipazar Harâbeleri: Eskipazar köyünde bulunan bir câmi ve iki hamam harâbeleri Hacı Emiroğulları Beyliğinden kalmıştır. Bölgedeki en eski Türk yapıları olan bu târihî eserler çok yıkık vaziyettedir. Bu köyün eski ismi Bayramlı Kasabasıdır.

Eski Eserler: Hoynat Kalesi; Perşembe ilçesindedir. Eski çağlara âittir. BolamanKalesi: Fatsa yakınındadır. Ünye Kalesi: Ünye’dedir. Tepe üzerindedir. Tepenin altından geçen suyoluna 400 basamak ile inilir. Kurtuluş Kalesi: Perşembe ilçesinde olup, sâdece temel taşları kalmıştır. Çıngırlı Kaya: Fatsa’ya 5 km mesâfede, Görevi Deresindeki tepe üzerindeki kale kalıntısıdır. Kevgürk Kalesi: Akkuş ilçesine 30 km mesâfededir. Ordu Eski Kapalı Cezâevi: Eski bir kilisedir. Bozukkale Harâbeleri: Türklerin fethinden önceki devirlere âit eserlerdir. Yason Harâbeleri: Yason burnundaki harâbeler, büyük bir şehrin kalıntılarıdır. Kız Kulesi: Fatsa’dadır. Manastır ve Şato Harâbeleri: Fatsa’nın Dumlupınar köyündedir. Süleyman Paşa sarayı Harâbeleri: Ünye’dedir.

Mesîre yerleri: Denizle ormanın birleştiği Ordu ilinin her tarafı mesire yeri özelliğindedir. Sâhilleri tabiî plaj özelliğindedir. Başlıca mesîre yerleri şunlardır:

Boztepe: İl merkezinin güneyinde yer alan Boztepe 450 m yüksekliktedir. Tepeden şehir tamâmen görülür. Manzarası çok güzel ve çam ağaçlarıyla kaplıdır.

İnönü Mağaraları: Fatsa ilçesinde yalçın ve dik kayaların eteğindedir.

Cambaşı Yaylası: İl merkezine 61 km uzaklıkta olup denizden 1850 m yükseklikte bir mesîre yeridir. Turistik tesisler vardır. Yaz aylarında çok güzel dinlenme yeridir.

Kaplıca ve içmeler: Ordu, şifâlı su kaynakları bakımından da hayli zengindir. Bir kısmında tesis yoktur. Başlıca kaplıcaları şunlardır.

Sarmaşık Kaplıcası: Fatsa ilçesine bağlı Bolaman köyündedir. Tesisleri vardır. Banyo ile romatizmal hastalıklar, içilmek sûretiyle de mîde, barsak ve böbrek hastalıklarına faydalıdır.

Şıhman İçmesi: Gölköy ilçesine bağlı Şıhman köyü yakınlarındadır. Tesisleri olmayan içme suyu mîde rahatsızlıklarına, idrar yolları ve böbrek hastalıklarına iyi gelir.


7-)Alm. Armee, Fr. Armée (f), İng. Army. En büyük askerî birlik. Stratejik ve taktik harekâtı idâre eden ve tahsis edilen ve emrine verilen birliklerin idâri desteğini sağlayan, kara kuvvetlerinin manevra ve büyük sevk ve idâre birliğidir. Ordu, bir karargâhtan kuruluşa dâhil bâzı bağlı birliklerden, değişik sayıda kolordulardan meydana gelir. Türk Kara Kuvvetlerinde mevcut dört ordudan 1’inci Ordu İstanbul, 2’nci Ordu Malatya, 3’üncü Ordu Erzincan’da ve 4’üncü ordu olarak bilinen Ege Ordusu da İzmir’de konuşlanmıştır.

Konuşma lisanında kullanılan “Ordu” kelimesi silahlı kuvvetler mânâsına kullanılmaktadır. (Bkz. Silahlı Kuvvetler)

Ordu ile ilgili deyimler şunlardır:

Ordu komutanı: Bir orduya kumanda eden, genel olarak orgeneral rütbesindeki subay.

Ordular grubu: Stratejik bir harekâtın yapılması maksadıyla iki veya daha fazla ordunun bir kumanda altında toplanmasıyla meydana getirilen kuruluş.

Ordu emir: Ordu komutanları tarafından silahlı kuvvetlerin taktik ve idârî işlerinin yürütülmesi için yayınlanan emir,

Ordu hizmet birlikleri: Harekât alanının, muhabere ve idârî harekât bakımından muhârebe ve menzil sâhalarına bölünmediği durumlarda menzil teşkilâtı yerine geçebilecek, idârî sorumluluğu olan Harekât Alanı Komutanı veya Kara Kuvvetleri Komutanı emrinde teşkil edilmiş Ordu Hizmet Teşkilâtı.

Ordu hazînesi: Osmanlı Devletinde sefere çıkılırken orduyla birlikte götürülen çeşitli mâliye defterleriyle, askerî ihtiyaçlara harcanacak paranın muhâfaza edildiği özel hazîne çadırı.

Ordu kâdısı: Selçuklular ve Osmanlı Devletinde seferî ordunun her türlü hukûkî ve şer’î meselesini çözümleyen görevli.

Önceleri bu vazîfeye Kazasker bakardı. Kazaskerlerin savaşa katılmağa başlaması üzerine bu vazîfe ulemâdan birine verildi. Yeniçeri ocağıyla birlikte ordu kâdılığı da kaldırıldı.

Ordu mühimmesi: Osmanlı Devletinde, savaş zamânında seferin teferrûâtına âit görüşmelerin yazıldığı protokol defteri.


Bu bilgi faydalı oldu mu ?

 


Dil
Anlamı
İngilizcesi İngilizce
Host.
İngilizcesi İngilizce
Military.
İngilizcesi İngilizce
Ranks.
İngilizcesi İngilizce
Armed force.
İngilizcesi İngilizce
Array.
İngilizcesi İngilizce
The military.
İngilizcesi İngilizce
Legion.
İngilizcesi İngilizce
Ordu city.
İngilizcesi İngilizce
Army.

Sizde içinde Ordu kelimesi geçen bir şeyler paylaşın !

Kelime Anlamını Paylaş